Translate

13 Ocak 2014 Pazartesi

EMR-İ BİL MA'RUF VE HANIMLARIN SORUMLULUĞU


HİÇ şüphesiz hakim olan ve teklifleri vaz’ eden Allah, bu tekliflerin muhatabı (mükellefi) olan insandır. Neyin nasıl olması gerektiği peygamberler aracılığı ile beyan edilmiştir. Din, yaşanması içindir, nasıl yaşanacağı, hükümlerin nasıl uygulanacağı peygamberler aracılığı ile öğretilmiştir. Bu nedenle Peygamberlerin dindeki fonksiyonu sadece kendi yaşadıkları dönem ile ilgili değildir. Her peygamberin hayatından günümüze düşen mesajlar mutlaka vardır. Bununla beraber son peygamber Hz. Muhammed (sav) ise tüm çağlarda örnek ve önderdir. Din peygamberlerden öğrenilir. Peygamberlerden sonra icat edilerek ibâdet kastı taşıyan her türlü ibâdet şekline ise bidat denmiştir. Her toplumun kendine has geleneği, örfleri vardır. İslâm, kendi çizgilerine ters düşmediği müddetçe toplumun zenginliği olarak gördüğü örfe karşı çıkmaz. Peygamberlerin gönderildiği topluluklarda geleneğin din gibi hakim olduğu, din ile gelenek çakıştığında dinin değil de geleneğin tercih edildiği ve bu konuda “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde onlar, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter’ derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” (Maide Sûresi, 104) Bu ve benzeri ayetlerin bu konuya işaret ettiği bilinmektedir. 
“Biz büyüklerimizden böyle gördük” mantığı ile dinin öğretisine karşı savaşıldığı, Kur’an’ın haber verdiği tarihi bir gerçektir... Ne yazık ki toplumumuzda da gelenek ile din çakıştığında din kılıfı adı altında çoğu kez gelenek baskın gelebiliyor… Bu art niyet taşımasa bile, dinde caiz olan bir duruma karşı çıkış şeklinde olduğunda imani açıdan tehlikeli bir durum arz edebilir. Din, bu konuda ölçü verir; geleneğe uyabilirsin ama dinin emirlerine aykırı olmadığı müddetçe... 
Yine dinde önemli ölçülerden birisi de ifrat ve tefrit olayıdır. Yani aşırılık yasaklandığı gibi, aynı zamanda hükümlere uçurumun kenarında imiş gibi ucundan tutunmak da yasaklanmıştır.
Gerek geleneklerin öncelenmesinde ve gerekse ifrat ve tefrit olayında toplumumuzda bir çok konuda sıkıntının varlığı söz konusudur. İfrat ve tefrit ya da gelenek ile din çarpışması konusunda yaşanılan sıkıntılardan biri de emr-i bil ma’ruf hususunda hanımlara düşen vazife konusundaki algılardır. Maalesef Vahdet ile tek bir mercilerinin olması gereken Müslümanların, parça parça tefrika içerisinde olmaları sorunlara köklü ve kalıcı çözüm getiremiyor. Bu yazımızda kardeşlerimize kimi hatırlatmalar yaparken, öncelikle bu konularda nerede durduğumuzu göstermek için ayetler ışığında amellerimizi nerelere dayandırdığımızı izaha gayret edip, diğer yandan varsa yanlış bize doğruyu izah etmeleri açısından işin ehline (bizi duyan varsa) sözü bırakmaktır.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda vardır. Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler” diye başlayan ayetlerin muhatap aldığı kitle sadece erkekler değildir. Erkek ve kadını ayrı ayrı ilgilendiren konularda hitap daha da özelleşmiş “İman eden hanımlara da söyle” ya da “İman eden erkekler ve iman eden kadınlar” olarak hitap edilmiştir. Yazımızın konusu olan emr-i bil ma’ruf, hanım erkek her kesime farz olan bir ibâdettir. Peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurdular: “Kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. Ama bu, imanın en zayıf noktasıdır.” (Müslim)... Hadisin muhatabı tüm müminlerdir.
Hiçbir mümin, gördüğü bir yanlış karşısında kayıtsız kalamaz. Bugün yeryüzünde fitne bu denli yaygınlaştıysa, bunun bir sorumlusu da emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker görevini hakkıyla ifa edememiş kadın ve erkek tüm müminlerdir. Bu konuda delilleri çoğaltmak mümkündür.
 Ne yazık ki kadının, emr-i bil ma’ruf ibâdetini yapması konusunda yerleşik bazı algılar sadece geleneğe dayanmaktadır. “Ne gereği var?. Erkek yok mu da kadın yapacak? O evde otursun eşinin işlerini yapsın yeter“ vb gibi bir çok algı kadınları irşad görevinden uzaklaştırabiliyor. Elbette ki kadının birincil mekânı vakarla evde oturmasıdır, ama bilinçsizce eve hapsedilen kadınlar televizyon kolik bir kafa yapısına mahkum oldular. Kendilerine imtihan için verilmiş olan hayatlarını el işleriyle, dizilerle, günlerle tüketmeleri kendileri açısından hüsrandır. Bu durum sadece hanımlardan kaynaklanan bir durum değildir. Birçok aile yapısında erkek ev oturmasına izin verirken, hanımların ders ortamlarına gitmelerine, irşâd faaliyetinde bulunmalarına ne yazık ki mani oluyorlar. Pikniklere izni olan bir hanımın, hayır kurumlarına veya hayır işlerine gitmesine izin verilmediğine bir çok kişide şahit oluyoruz. Dışarıda milyon çocuk, milyonlarca hanım vahiysiz ölü bir hayat yaşarken, Allah’tan, kitaptan uzaklara savrulurken, öne sürülen gerekçeler yukarıda bahsi geçen gibi ilmi dayanaktan yoksun gerekçelerdir...
Bu konuda birkaç hususu sıralamak istiyoruz. 
1. Emr-i Bil Ma’ruf hanımların da yüklenmesi gereken bir ibâdettir!. Gerektiği yerde, zaruri bir durum varsa açık alan, gerektiği yerde radyo vb. iletişim araçlarında şeri ölçüleri baz alarak konuşmalarında bir mahzur yoktur... Fakat bu gelenek açısından alışılmış bir durum olmadığından oldukça sert tepkilerle yüz yüze kalınabiliniyor. “Elinin hamuru ile ne işi var” mantığıyla, yapılan amel tahkir edilebiliniyor. Başka bir örnek vermek gerekirse, ücra bölgelere gidildiğinde şöyle bir durum ile karşı karşıya kalınabiliniyor: “Buraya çok sık hoca, bilgili birileri gelmiyor. Acaba uygun bir biçimde, beylerimizin de duyacağı bir şekilde konuşur musunuz?” sözüyle karşılaşıldığında yapılması gereken nedir? Nağmeli ve işveli konuşma hali müstesnâ kadın sesinin haram olmadığını bilmeyen bazı çevreler, farklı yorumlarda bulunmaktadırlar. Maslahata binaen şeri ölçüleri dikkate alan bir hanımın konuşmasını erkeklerin dinlemesinde hiçbir mazhur yoktur. Nitekim Allah (cc), konuşurken sesinizi eğip bükmeyin diye buyuruyor, konuşmayın demiyor. “Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın.” (Ahzap Süresi 32) Konuşmanın kendisi değil, konuşmanın şeklinin, yani çekici ve edalı bir şekilde konuşmanın yasak oluşu ayette dikkatlerimize sunulmuştur.Erkek sahabelerin Hz. Aişe (rh.anha) annemize, dini konuları sordukları ve gerekli cevabı aldıkları malûmdur.
Bu konuyu ifrat ve tefrit açısından örneklendirmek gerekirse; kimileri hanımın sesi avrettir diyerek sadece din anlatıldığı yerde karşı çıkıyor, fakat kendilerinin korunup gözetilmesinden mes’ûl oldukları hanımlarının, nikahlarının caiz olduğu akraba erkeklerle konuşmasında hiçbir mahzur görmüyor ki bu bir tezattır. Veya hanımın çarşı pazar alış verişine ses çıkarmayanlar, bir hanım, birisine bir ayeti hatırlattığı vakit işi haram noktasına götürebilecek kadar tepki koyabiliyor. Kimileri de hanım sesi avret değil diyerek, neredeyse teganni ile konuşmayı bile mubah görecek bir yaklaşımda... Her iki anlayış ta kabulümüz olamaz. 
2. Hanımlar dini nasihatleri kendi hem cinslerine ve arkadan gelen nesile ulaştırmak için kendi aralarında organize olamazlar mı?. Böyle bir durumda etrafında toplanılan bir ablanın varlığı dinin hangi emrine göre yasaktır?. Kadından halife olmaz kuralını, hanımdan ders idare edici, hanımları organize edici bile olmaz diye okuyanların yaptıkları eleştirilerin altını, sağlam delillerle doldurması gerekmektedir. Oysa ki Allah (cc) toplumda var olması istenen mümin hanıma, toplumda hangi kurallarla var olması gerektiğini de beyan etmiştir. Şöyle ki:
a. Dışarı çıkacağın vakit hicap hükmünde olan, ölçüleri tesettür hükmüne uygun olan kıyafetini giy. (Ahzap Sûresi: 59) 
b. Dışarı çıkacağın vakit cahiliye kadınları gibi süslerini, ziynetlerini gösterme. (Ahzap Sûresi : 33)
c.Yürüyüşüne endam katma ve süslerin bilinsin diye ayaklarını yere vurma. (Nur Sûresi: 31)
d. Konuşurken sesini kıvırtma. (Ahzap Sûresi 32) Ölçüler bu ve benzer ayetler ışığında belirlenmiştir.
 Ayrıca, İslâm’ın hakim olmadığı yerlerde kimin neye gücü yetiyorsa, şeri ölçüler içerisinde sorumluluklarını yerine getirmeleri farzı ayındır.
Hanımlar bu ortamda neler yapabilir?!... Öncelikle Tevhid ilmini kendi hemcinslerine ulaştırmakla görevlidirler. Ders halkaları kurularak düzenli müfredatları olan kademeli ders programlarına ya öncülük etmeliler ya da talebe olmalıdırlar... Çocuklara yönelik çocuk kulüpleri oluşturup iman bilincini önceleyen ders müfredatları hazırlayıp, onların erdemli yetişmesinde etkin rol alarak, Allah’a karşı sorumluluklarını ifa etmelidirler. Okuyan, soran, sorgulayan, üreten bir durumda olmak zorunluluğu vardır... Eşim böyle diyor diye değil, delilleriyle amellerini yerine getirecek bilincini kuşanmaları gerekir. 
 Genç kızlar için düzenlenecek vakıf/dernek gibi kurumların gençlik kollarında Tevhid eksenli eğitime gayret sarf edilmeli ve onların saliha birer eş, fedakar birer ana, ve her şeyden öncelikli Allah’tan başkasına boyun eğmeyen, la bilinci ile her türlü yanlışa kıyam ederek dik durabilen birer kul olarak yetişmelerinde erkeklerden daha çok hanımların sorumluluğu vardır, diye düşünüyoruz.
                                         Sabiha Ateş Alpat/ Misak Dergisinden alıntıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder